Metin Aktaşoğlu / metin.aktasoglu@milliyet.com.tr – Ünlü sanatçı İbrahim Tatlıses 7 Nisan’da İstanbul’daki evinde rahatsızlanmasının ardından hastaneye kaldırılmış ve tedbir amaçlı olarak yoğun bakıma alınmıştı. Tatlıses önce safra kesesi kaynaklı bakteriyel bir enfeksiyon olan kolesistit (safra kesesi iltihabı) tanısı ile tedavi görürken 11 Nisan’da safra kesesi ameliyatı geçirmişti. “İmparator” lakaplı sanatçı bugün Acıbadem Altunizade Hastanesi’nden taburcu oldu ve hastane çıkışında basın mensuplarının sorularını yanıtladı. Tatlıses doktorlarına, hastane personeline teşekkürler ederken kendisine has üslubuyla “Hani yazıyorlar ya ‘İbrahim Tatlıses yoğun bakımda’ diye; yoğun bakım değil bebek bakım orası. Bana bebekler gibi baktılar hepsine teşekkür ediyorum, saygılarımı sunuyorum. Hepsini evlat edindim, evladım gibi oldu. Safra kesemi aldılar, ne safra kesesiymiş, kafam kadar taş çıktı. Hocalarıma teşekkür ediyorum” dedi.
Ancak Tatlıses’in açıklamalarının tamamı bu kadar nüktedan değildi. Uzunca bir süredir çocuklarından özellikle Ahmet Tatlı ve Dilan Çıtak’la anlaşmazlıklar, küslükler yaşayan ve bu sorunları kamuoyunun önünde dile getirmekten de geri durmayan sanatçı taburcu olurken de “Allah çocuklarımdan razı olsun ama hepsinden değil. Tuğçe benim canım, Allah ondan razı olsun. Ama ‘A harfini’ alfabeden sildim. Çocuklarımın bazılarının hastaneye alınmamasını ben istemedim” sözlerini sarf ederek vasiyetini de paylaştı. Tatlıses “her şeyini devlete bıraktığını” dile getirirken şöyle konuştu:
“Kuruş yok! Bazıları yüzünden ailemin de bir kısmı mağdur kaldı. Bana babam para bırakmadı, babam ciğerciydi. Parayı kendim kazandım; saçarım, dağıtırım kime ne? Parayı ben kazanmışım! Ben onlara çok büyük miras bıraktım da farkında değiller. İbrahim Tatlıses deyince bütün kapılar açılıyor, onu kullanmasını bilemediler.”
Bu noktada Tatlıses’in sözlerinden yola çıkarak -ancak aile içi tartışmaları bir kenara bırakarak- hukuk çerçevesinde ele alınabilecek bir meseleye değinmek gerekiyor. Yasal mirasçıları bulunan bir kişi “her şeyini devlete bırakabilir mi?” Ya da varını yoğunu bağışlayabilir mi? İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Yıldırım Keser ve miras hukukçusu Av. Sıttık Tortçu, Milliyet.com.tr için yanıtladı. İki isim de “saklı pay” ve “tenkis” kavramlarının altını çiziyor.
‘SAKLI PAY’ ZEDELENİRSE…
Doç. Dr. Keser, “Türk Medeni Kanunu’na göre bir kişi, sağlığında vasiyetname yaparak ölümünden sonra mallarının kim ya da kimlere kalacağını belirleyebilir. Bir kişi, bütün mirasını ‘devlete’ de hiç tanımadığı bir kişiyi de bırakabilir. Fakat kişi öldüğünde ‘saklı paylı’ mirasçı ya da mirasçıları varsa ve bu kişi ya da kişilerin ‘saklı payları’ zedelenirse, söz konusu payları zedelenenler ‘tenkis’ davası açarak, saklı paylarının zedelendiği oranda yapılan tasarrufların iptalini talep edebilirler” diyor ve devam ediyor:
“Kişinin saklı paylı mirasçıları, ölüm anına göre belirlenir. Ölüm anı itibarıyla kişinin eşi ve altsoyu varsa, bu kişiler hem yasal mirasçı hem de saklı paylı mirasçı olur. Altsoydan anlaşılması gereken, kişinin çocukları; çocukları ölmüşse, onların çocukları, yani torunlarıdır. Bunun dışında anne ve baba da saklı paylı mirasçıdır ancak altsoy sağ ise anne ve baba mirasçı olamaz. Çocukların ‘saklı pay’ oranları ise yasal miras paylarının yarısıdır. Tenkis davası açsalar dahi dava sonucunda miras paylarının tamamına değil, yalnızca yasal miras paylarının yarısına kavuşabilirler.”
Av. Sıttık Tortçu ise bunlara ek olarak “Kişinin sadece ‘Tamamını devlete bırakıyorum’ demesi yeterli değil” diyor ancak “Kamu yararına veya kamu hizmetine dayalı bağışlar söz konusu olduğunda durum değişebilir” eklemesinde bulunuyor:
“Örneğin; okul veya sağlık tesisi gibi kamu yararı amaçlı bir bağış yapılmışsa, bu bağışlar genellikle iptal edilmez. Ancak yine de mirasçıların saklı pay oranlarına bakmak gerekir; miras bırakan kişi ancak saklı payın dışındaki kısım üzerinde tasarrufta bulunabilir. Burada her bir mirasçının, örneğin çocuklarının, ne kadar saklı payı olduğunun oransal olarak hesaplanması lazım.”
Av. Tortçu, kamu yararı noktasının yeniden altını çizerken “Kamu yararına bağışlama gibi durumlarda, miras bırakanın tasarruf yetkisi biraz daha geniştir ve saklı pay ihlali sayılmayan durumlar oluşabilir. Bu tür özel durumlarda saklı pay oranı belli bir seviyeye kadar düşebilir ancak her durumda mirasçılar, haklarını belli bir oranda almaya devam eder” vurgusunu yapıyor.
Fakat şunun da altını çizmek gerekiyor ki mirasçının saklı payını yitirdiği koşullar da mevcut. Av. Tortçu’nun aktardığına göre “mirastan ıskat” adı verilen durum oldukça istisnai. “Mirasçılıktan çıkarma sebepleri arasında, miras bırakanın canına kastedilmesi veya sağlığına zarar verecek girişimlerde bulunulması gibi ağır maddeler yer alır” diyen Av. Tortçu, “Eğer bu tür somut durumlar yoksa, mirasçıları mirastan mahrum etmek söz konusu değildir. Kişinin mirastan ıskat edilebilmesi için iddiaların sabit, ispat edilebilir ve somut gerçekliğe dayanması gerekir” ifadelerini kullanıyor.
Özetle “mirasımı devlete bırakıyorum” gibi söylemlerin gerçekleşmesi oldukça zor şartlara bağlı ve büyük ölçüde popülist söylemler olduğunu ifade eden Av. Tortçu, “mirastan ıskat” durumlarında dahi kişi mirastan mahrum edilse bile söz konusu payın, ıskat edilen kişinin varsa çocuklarına geçtiğini hatırlatıyor ve “Kimse saklı payın tamamını kafasına göre bağışlayamaz. Her mirasçının yasayla korunan bir saklı payı vardır. Örneğin, bir çocuğun saklı payı mirasın yarısı ise, miras bırakan ancak kalan diğer yarı üzerinde bağışlama veya tasarruf işlemi yapabilir” şeklinde konuşuyor.



